Ve bir fırka تَعْرِيبٌ [taʹrîb]in vukûʹuna zâhib oldular. Ebû Ḩayyân, İrtişâf nâm kitâbında dedi ki esmâ-i aʹcemiyye-i muʹarrebe üç kısm üzeredir. Kısm-ı evvel oldur ki ism-i mezkûru ʹArab tagyîr edip kendi kelâmlarına ilhâk ederler. Bu kısmın hükmü aslî ve zevâ΄id vezn iʹtibârıyla ism-i ʹArabî-yi sahîh hükmü gibidir, دِرْهَمٌ [dirhem] ve بَهْرَجٌ [behrec] kelimeleri gibi. Kısm-ı sânî oldur ki ism-i mezkûru ʹArab tagyîr ederler. Lâkin kendi kelâmlarına ilhâk etmemekle kısm-ı evvelde iʹtibâr olunan ahvâl bu kısmda muʹteber olmaz, آجُرٌّ [âcurr] ve سِيسَنْبَرٌ [sîsenber] kelimeleri gibi. Kısm-ı sâlis oldur ki ism-i mezkûru ʹArab tagyîr etmeyip kendi kelâmları ebniyesine ilhâk etmezler ise ʹArab ebniyesinden maʹdûd olmaz, خُرَاسَانُ [Ḣorâsân] gibi ki ʹArabda fuʹâlân vezni yoktur. Eğer ilhâk ederler ise maʹdûd olur, خُرَّمٌ [ḣurrem] gibi ki سُلَّمٌ [sullem] lafzına ve كُرْكُمٌ [kurkum] gibi ki قُمقُمٌ [ḵumḵum] lafzına mülhaktır. Ve bir ismin ʹacemiyyeti birkaç vechle maʹlûm olur, tafsîli Muzhir’de meşrûhtur. İntehâ. Ve
تَعْرِيبٌ [taʹrîb] Hurmânın zâ΄id ve nâ-münâsib şâhlarını budayıp ağacı meydâna çıkarmak maʹnâsınadır; yukâlu: عَرَّبَ الرَّجُلُ إِذَا قَطَعَ سَعَفَ النَّخْلَةِ وَأَظْهَرَهَا Ve baytâr davarın tırnağı etrâfında kıl biten yeri neşter ile yardıktan sonra üzerini dağlamak maʹnâsınadır; yukâlu: عَرَّبَ الْفَرَسَ مَثَلاً إِذَا بَزَغَ عَلَى أَشَاعِرِهِ ثُمَّ كَوَاهَا Şârih der ki bu ʹamel ile dâbbenin sıhhat ve sakâmeti mütebeyyin olur. Ve
تَعْرِيبٌ [taʹrîb] Mütekellimin kavlini takbîh ve inkâr ile redd eylemek maʹnâsınadır; yukâlu: عَرَّبَ قَوْلَهُ إِذَا قَبَّحَهُ وَرَدَّ عَلَيْهِ Ve bir kimse tarafından söz söylemek maʹnâsınadır ki ona bedel gûyâ onun lisânından yâhûd bi’l-vekâle söylemekten ʹibârettir, elçi ve hatîb-i ʹArab gibi; yukâlu: عَرَّبَ عَنِ الْقَوْمِ إِذَا تَكَلَّمَ عَنْهُ Bu takrîble onların merâmlarını beyân eder. Ve sâfî ve hâlis ve hoş-güvâr suyu çok içmek maʹnâsınadır; yukâlu: عَرَّبَ الرَّجُلُ إِذَا أَكْثَرَ شُرْبَ الْمَاءِ الصَّافِي Ve kavs-ı ʹArabî ittihâz eylemek maʹnâsınadır; yukâlu: عَرَّبَ إِذَا اتَّخَذَ الْقَوْسَ الْعَرَبِيَّةَ
اَلتَّعْرِيبُ [et-taʹrîb] (tâ’nın fethi ve ʹayn’ın sükûnuyla) Yaramaz işleri demek; yukâlu: عَرَّبَ عَلَيْهِ فِعْلَهُ إِذَا قَبَّحَ Ve inkâr ile redd etmek. Fi’l-hadîsi: “عَرِّبُوا عَلَيْهِ” أَيْ رُدُّوا عَلَيْهِ بِالْإِنْكَارِ Ve kelâmı hatâdan pâk etmeğe dahi derler; yukâlu: عَرَّبَ مَنْطِقَهُ أَيْ هَذَّبَهُ مِنَ اللَّحْنِ Ve bir kimse cânibinden söylemeğe dahi derler; yukâlu: عَرَّبْتُ عَنِ الْقَوْمِ أَيْ تَكَلَّمْتُ عَنْهُمْ Ve ağacın budağın kesip pâk etmeğe dahi derler, تَشْذِيبٌ [teşžîb] maʹnâsına. Ve
تَعْرِيبٌ [taʹrîb] Kelime-i ʹacemî lügat-ı ʹArab esnâsında istiʹmâl edip onda kelâm-ı ʹArab tarîkin riʹâyet etmeğe dahi derler; yukâlu: عَرَّبَتْهُ الْعَرَبُ
Sitemizde detaylı hızlı ve kolay arama ekranı